Varlığı duyumsanmayan ama hissedilen olgulardır. Elle tutamazsınız, bazen aklınıza yatmaz, askıda kalır, oturmaz. Duyumsanmadığı için varlığından kolaylıkla şüphe edebilirsiniz. Aslında hayatı daha da heyecanlı, meraklı kılan bu değil midir? Örneğin inanan için inanç kavramı…
Yaratıcının varlığına inanılır lakin o yaratıcının varlığı duyularla kanıtlanamaz. Hislerle duyumsarsınız. Hisler soyut kavramdır lakin bunların somut yansımaları olur. Vücudunuz tepki verir. Kalbiniz hızlı atar ya da o his yoğunluğundan gözyaşı dökebilirsiniz. Soyutluğun tam zıttı olan kavram, somutluk, bedenlerimizin bulunduğu dünyada oldukça fazla yer kaplayan nesnelerin bir niteliğidir. Soyutluk ise ruhlarımızın bulunduğu dünyayı doyurmak için varlığına inanılan hisler, değerlerin niteliğidir. Bu kavrama göre insan bir şeyin varlığı için onu görmeye, dokunmaya ihtiyaç duymaz, onu hissetmesi yeterli gelir. Ki bazen bazı kavramlara o kadar çok önem verirki, güven gibi, kendisinin aldatıldığını gördüğü hâlde inanmaz. Önem verdiği kavramlar bu soyutluk içerisinde önemini yitirir ve bunu da daha fazla önem verdiğini sanarak sağlamış olur, bilinçsizce. Duyu organlarıyla varlığını kanıtlayabildiğiniz duruma, olaya, nesnenin varlığına inanmaz, varlığı kanıtlanmayan, sadece var olduğunu düşündüğü ve var olmasını istediği, beyninde kurmuş olduğu hisse tabii kalır ve öyle inanmaya devam eder.